xylvr

her önüne gelenle birlikte olabilir insan. herkesle küçük / büyük oyunlar oynayabilir. ama kaç kere doğar? kaç kere yaşar? hayatının ne kadarını oyun oynayarak geçirebilir?

iki dudağın arası çok şeye gebedir; söz gelimi, çok kelimeler dökülebilir o dudaklardan veya çok öpücükler savrulabilir, çok nefesler alınır / verilir, çok sözler verilir… yine de söz vermek dediğin sadece iki dudağın arasından çıkacak bi’ kuru, bi’ duru kelime midir? “söz” demekle söz verilir mi? “söz” demek söz vermeye yeter mi?

[Flash 9 is required to listen to audio.]
172 plays

-di’li geçmiş zamanlara dair…

keskin bir kılıç ve boş bir ufuk; bazen bir erkeğin tüm ihtiyacı budur.
prince of persia

sözler kulağa seslenir ama dudaklar ağır vazifelidir; sözler ile kulaktan kalbe / akla, renklerle gözlere, dokunuşlarla tene hitap ederler. 

ve bazen öyle hikayeler anlatırlar ki; tek kelime kullanmaya dahi gerek duymazlar. 

işte aynen böyle; cenk taner imzasıyla bendeniz için kısa bir biyografi tadında.

bundan sonrası mı? sonrası yine cenk taner‘in gitar tellerinde olgunlaşmış da toplanmış, silik, varla yok arası bir ıslık dudaklarımda - ve ne lanet olasıca bir tesadüftür ki, o da gele gele ıssız geçen sonbahar gecesinin sonunda, kadıköy sokaklarını arşınladığım sırada, eve dönüş yolunda gelip takılır dudaklarıma; 

tek kişiyim ben hala

ayrıldım düşlerimden daha dün. 

hiç uğruna üzüldüm,

çarşılara süzüldüm daha dün.

tek kişiyim ben hala

ayrıldım dünlerimden daha dün.

para verdim, bir şey aldım,

sana baktım,

sen bilmezsin.

aradım seni savaş meydanında, 

sonrası eve dönüş

-ki yalnızlık dahildir içine.

  • dinlediğiniz parça; cenk taner - şimdi biz buyuz
  • tırnak içinde alıntılanan şarkı sözleri; cenk taner - tek kişiyim ben hala

elimden tut yoksa düşeceğim 

yoksa bir bir yıldızlar düşecek 

eğer şairsem beni tanırsan 

yağmurdan korktuğumu bilirsen 

gözlerim aklına gelirse 

elimden tut yoksa düşeceğim 

yağmur beni götürecek yoksa beni 

geceleri bir çarpıntı duyarsan 

telâş telâş yağmurdan kaçıyorum 

sarayburnu’ndan geçiyorum 

akşamsa eylül’se ıslanmışsam 

beni görsen belki anlayamazsın 

içlenir gizli gizli ağlarsın 

eğer ben yalnızsam yanılmışsam 

elimden tut yoksa düşeceğim 

yağmur beni götürecek yoksa beni 

Pierre Auguste Renoir - Şemsiyeler

  • resim; pierre-auguste renoir - şemsiyeler 
  • şiir; attila ilhan - yağmur kaçağı 

şehirde yağmur var bugün. şemsiyeleriyle insanlar geçmekte sokaklardan. tıpkı renoir‘in “şemsiyeler” tablosundaki gibi.

ilkokuldaydık - 90’ların ilk yarısı. bir gün okula geldiğimizde, koridorlarda resimlerin asılı olduğunu gördük. o zamanlar pek bir şey ifade etmemişti çocuk aklımıza. sadece ilk günlerde önlerine geçip, izlemiştik biraz hayranlık, biraz da heyecanla. sonra koridorlar yine eski sıfatlarını kuşandılar; teneffüs aralarının oyun ve koşturmaca alanı. bizler yine her zamanki oyunlarımızı oynuyorduk. tek fark, ünlü ressamlar da artık tabloları ve altlarında yazan adları ile bizi izliyorlardı. bu resimlerden biri idi “şemsiyeler”. ilk orada tanışmıştım çoğu ressamla.

ilk attila ilhan şiirini ise nerede ve ne zaman okuduğumu ise -maalesef- hatırlamıyorum bile. ama hemen her şiirini, hala ilk kez okuyormuşum gibi heyecan ve tarifsiz bir huzurun eşlik ettiği çeşitli duygularla okuyorum. 

bugün yağmur var şehirde ve insanlar şemsiyelerine sığınıp yağmurdan kaçmaktalar, saklanmaktalar. tıpkı renoir‘in şemsiyeler‘indeki gibi, tıpkı tam 6 yıl önce bugün vefat eden attila ilhan‘ın şiirinde anlattığı gibi; yüzlerindeki ifade ne olursa olsun, göz bebeklerinde her biri kendine has garip bir korkuyla. 

attila ilhan

  • meraklısına not; …ve ben de hala -her ne kadar anlattığım herkese tuhaf gelmişse de- sırf o şiirlerin hatırına, (bu blogda ve kullandığım diğer sosyal medya araçlarında da örnek olarak görebileceğiniz üzere) yalnızca küçük harflerle yazmaktayım tüm satırlarımı, mümkün olduğunca. 
[Flash 9 is required to listen to audio.]
1 play

ıslak kadıköy gününe & gecesine ve düşündürdüklerine, hissettirdiklerine ithafen…

bugün tam 10 yıl geçmiş fikret kızılok‘un vefatının üzerinden. çok şeyin değiştiği, bir o kadarının da aynı kaldığı 10 uzun yıl. kalanlardan bir kısmı elbette fikret kızılok şarkıları; hala güzel, hala kendini dinleten, hala kıymetli… 

türkiye’de yaşıyorsanız ve herhangi bir yere giderken arabada radyo dinlemek kadar bile olsa müzik ile alakadarsanız, sizin için de anılması ve teşekkür edilmesi gereken bir adam fikret kızılok. elimden fazlası gelmedi maalesef, ama bu da fena olmadı sanırım; herkesin duyunca aşinalık hissedeceği şarkılarından oluşan bir liste. başlıkta da dediğim gibi, zamanında başka kasetlerden ve hatta radyolardan bol bol doldurduğumuz bir karışık kaset niyetine. üstelik kendi kaleminden çıkan 4 ilave şarkı da yanında hediye. 

istanbul’da hava hafif kapalı bugün. sonbahar kapıyı çalıyor. siz -güne yakışacak şekilde- bi’ fincan kahve alın, müziğin de sesini biraz açın, keyfinize bakın. ben kapıya bakıp geliyorum. 

özlendiğin, beklendiğin yerde; özleyen, bekleyen kişi için yokluğun, çokluğundur. her yerde sen, her şeyde sen…

dünya dediğin üç gün. tadını çıkarmayı bilmeli, bol bol eğlenmeli… mesela, bol bol mfö dinlemeli. 

neticede; bugün var, yarın yokuz.

pek klişe olacak ama adettendir; kadıköy‘e kesin dönüş şerefine. 

bazen gerçekçi olmalı insan. ama sadece bazen.

bazen gerçekçi olmalı insan. ama sadece bazen.

[Flash 9 is required to listen to audio.]
1 play

zaman yok sanırdım. mekan da… 

meğer ikisi de akıp gidiyormuş parmaklarımın ucundan da, tutabilme yetisinden yoksunmuşum. kış misali “fırtınalı” geçtiğini sandığım, o küçük şehirde yaşanan o zamanlar meğer baharmış da haberim yokmuş. mevsim gibi geçip gidiverince fark ettim. 

leb” demeden “leblebiyi” yapıştırabildiğimi sanırdım. 

meğer çocuk aklımla ancak kaçamak cevaplar yazılı kağıtlar yapıştırmışım asılı duran soru işaretleri üzerine, görünmesinler diye. yine de az çok okuyabildiğime inanırım hala o zamanlar akan suyu. belki biraz da inanmak istediğimdendir, ne bileyim, belki de okuyamazdım da sadece şanslıydım; en azından bir süreliğine doğru yerde, doğru zamandaydım. ama o süreyi ölçen kum saatinin merhametsizliğini hesap edemedim. zamanın kumları ne zaman benden yana oldu ki zaten? “dur” dediğimde dinlemedi, aktı; “geç” dediğimde inadına yavaşladı. 

tuhaf yerlere sürüklendim sonra. ve tuhaf yaşantılara. 

kendi seçimlerimin sonucuydu elbette bunlar, kimseyi suçlamıyorum. zaten ortada suçlu aranacak bir durum da yok zira pişman değilim seçimlerinden. “hayatı öğreneceğim” dedim, az-çok öğrendim. ama pek de nitelikli, seçkin bir öğrenci olmadığımı fark ettim. bir suç varsa ortada, o da bu. ve bunun suçlusu yine benim. 

“tuhaf yaşantılar” dedim ya, pek de hesapta olmayan şeyler oluverdi birden. ne bileyim, sahnede buluverdim kendimi mesela. kucağımda bir gitar, önümde bir mikrofon. şarkı söylediğimi zannediyordu insanlar, hatta bir süre ben de öyle zannettim. oysa ben o gitarı kucağıma alırken de, o mikrofon sehpasını önüme çekerken de sadece hikayemi anlatmak derdindeydim, hepsi bu. yine de, şu veya bu sebeple o günün koşullarıyla bi’ şeyler üretme çabasına sürüklendim. ben de bir süre gürültü yaptım, ses ürettim. ve bunu severek, içimden gelerek yaptım. 

düne dair ne varsa kelimeler, satırlar, cümleler, notalar, melodiler, şarkılar dolusu kusmak istiyordum. içimi döktüm, rahatladım. ama içimden dökülenleri bir türlü yeterli göremedim; su gibi duru, berrak, güzel bulamadım. halbuki elimden geleni ardıma koymadım. kelimelerin en vurgulularını seçtim, melodilerin en güzellerini mırıldandım; ama beceremediğimi ve bir avuç suyu, bir çamur birikintisi gibi anlattığımı düşünüp, yakıştıramadım. işte belki de bu yüzden, ses çıkarmayı iş edinmiş bir adam olarak hem en çok sükuneti sevdim hem de en çok sükunetten kaçtım

doluya koydum, almadı; boşa koydum, dolmadı. ben de zırhlarımı kuşandım. daha önceleri de denemiştim ama becerememiştim. bu sefer çok yaklaştım. ateş hattına giremeyen, korkan, çekinen ben, birkaç salvo atlattım. ama daha fazla ilerleyemedim. çünkü yara aldıktan sonra giyilen zırhın bir halta yaramadığını anladım. hem fazlasıyla eğreti duruyordu zaten üzerimde. ben de kenara çekildim, alışmaya çalıştığım ve bir ölçüde başardığım zırhları çıkarıp bir kenara attım. 

işime-gücüme döndüm sonraları, kendime kapandım. bi’ yandan da düşündüm. hani şu zamanında üzerlerine küçük kağıtlar yapıştırdığım sorular vardı ya, onları ve cevaplarını düşündüm. ama bulamadım. hatta üzerinden o kadar zaman geçmişti ki; soruları bile tam olarak hatırlayamadığımı fark ettim, utandım. bu utançla bir o kadar daha kendime kapandım. 

en nihayetinde, zamanında “hayat devam etmeli” diye ne kadar inatla söylendiğimi hatırladım. bi’ gece, sabaha karşı mutfağa yürüdüm sessizce, bi’ bardak su ve bi’ fincan kahve aldım ve gözümü karartıp bu yazıyı yazdım. hikayemi hep şarkılarla anlatmaya çalıştım. ama buna, yani anlatmaya o kadar odaklanmışım ki hikayeyi yaşamayı bırakmışım.

umarım kaldığım sayfadan tekrar yakalayabilir, devam edebilirim. neticede kalem benim elimde. şarkılarım gibi, hikayemi de yazan benim, değil mi?