…
zaman yok sanırdım. mekan da…
meğer ikisi de akıp gidiyormuş parmaklarımın ucundan da, tutabilme yetisinden yoksunmuşum. kış misali “fırtınalı” geçtiğini sandığım, o küçük şehirde yaşanan o zamanlar meğer baharmış da haberim yokmuş. mevsim gibi geçip gidiverince fark ettim.
“leb” demeden “leblebiyi” yapıştırabildiğimi sanırdım.
meğer çocuk aklımla ancak kaçamak cevaplar yazılı kağıtlar yapıştırmışım asılı duran soru işaretleri üzerine, görünmesinler diye. yine de az çok okuyabildiğime inanırım hala o zamanlar akan suyu. belki biraz da inanmak istediğimdendir, ne bileyim, belki de okuyamazdım da sadece şanslıydım; en azından bir süreliğine doğru yerde, doğru zamandaydım. ama o süreyi ölçen kum saatinin merhametsizliğini hesap edemedim. zamanın kumları ne zaman benden yana oldu ki zaten? “dur” dediğimde dinlemedi, aktı; “geç” dediğimde inadına yavaşladı.
tuhaf yerlere sürüklendim sonra. ve tuhaf yaşantılara.
kendi seçimlerimin sonucuydu elbette bunlar, kimseyi suçlamıyorum. zaten ortada suçlu aranacak bir durum da yok zira pişman değilim seçimlerinden. “hayatı öğreneceğim” dedim, az-çok öğrendim. ama pek de nitelikli, seçkin bir öğrenci olmadığımı fark ettim. bir suç varsa ortada, o da bu. ve bunun suçlusu yine benim.
“tuhaf yaşantılar” dedim ya, pek de hesapta olmayan şeyler oluverdi birden. ne bileyim, sahnede buluverdim kendimi mesela. kucağımda bir gitar, önümde bir mikrofon. şarkı söylediğimi zannediyordu insanlar, hatta bir süre ben de öyle zannettim. oysa ben o gitarı kucağıma alırken de, o mikrofon sehpasını önüme çekerken de sadece hikayemi anlatmak derdindeydim, hepsi bu. yine de, şu veya bu sebeple o günün koşullarıyla bi’ şeyler üretme çabasına sürüklendim. ben de bir süre gürültü yaptım, ses ürettim. ve bunu severek, içimden gelerek yaptım.
düne dair ne varsa kelimeler, satırlar, cümleler, notalar, melodiler, şarkılar dolusu kusmak istiyordum. içimi döktüm, rahatladım. ama içimden dökülenleri bir türlü yeterli göremedim; su gibi duru, berrak, güzel bulamadım. halbuki elimden geleni ardıma koymadım. kelimelerin en vurgulularını seçtim, melodilerin en güzellerini mırıldandım; ama beceremediğimi ve bir avuç suyu, bir çamur birikintisi gibi anlattığımı düşünüp, yakıştıramadım. işte belki de bu yüzden, ses çıkarmayı iş edinmiş bir adam olarak hem en çok sükuneti sevdim hem de en çok sükunetten kaçtım.
doluya koydum, almadı; boşa koydum, dolmadı. ben de zırhlarımı kuşandım. daha önceleri de denemiştim ama becerememiştim. bu sefer çok yaklaştım. ateş hattına giremeyen, korkan, çekinen ben, birkaç salvo atlattım. ama daha fazla ilerleyemedim. çünkü yara aldıktan sonra giyilen zırhın bir halta yaramadığını anladım. hem fazlasıyla eğreti duruyordu zaten üzerimde. ben de kenara çekildim, alışmaya çalıştığım ve bir ölçüde başardığım zırhları çıkarıp bir kenara attım.
işime-gücüme döndüm sonraları, kendime kapandım. bi’ yandan da düşündüm. hani şu zamanında üzerlerine küçük kağıtlar yapıştırdığım sorular vardı ya, onları ve cevaplarını düşündüm. ama bulamadım. hatta üzerinden o kadar zaman geçmişti ki; soruları bile tam olarak hatırlayamadığımı fark ettim, utandım. bu utançla bir o kadar daha kendime kapandım.
en nihayetinde, zamanında “hayat devam etmeli” diye ne kadar inatla söylendiğimi hatırladım. bi’ gece, sabaha karşı mutfağa yürüdüm sessizce, bi’ bardak su ve bi’ fincan kahve aldım ve gözümü karartıp bu yazıyı yazdım. hikayemi hep şarkılarla anlatmaya çalıştım. ama buna, yani anlatmaya o kadar odaklanmışım ki hikayeyi yaşamayı bırakmışım.
umarım kaldığım sayfadan tekrar yakalayabilir, devam edebilirim. neticede kalem benim elimde. şarkılarım gibi, hikayemi de yazan benim, değil mi?